Annenin varlığına rağmen yokluğu, çocukta bir karmaşa yaratır.Annenin öncelikle kendisini görememesi ve kendi varlığından tereddütü otomatik olarak çocuğun kendi varlığını algılayışına yansır. Çünkü anne aynadır,yansıyandır,yansıtandır. Çocuğun ruhsallığı da bu yansımalardan,yansıtılanlardan oluşur. Aynada ilk başlarda ne görürseniz ‘’o’’ sunuzdur.

Anne tarafından görülmeyen ve varlığı kabul edilemeyen ve dolayısıyla sevilmeyen çocuk için annenin varlığının yerini boşluk hissi alır. Boşluk aslında ihmalin bıraktığı ''iz'' dir. Daha önceki yazımda da boşluk ile ilgili tanımlamalar ve örneklerle anlatmaya çalıştığım gibi boşluktan söz etmek demek çok erken dönem ihmal ve istismarın ürünüdür. Gerek kötü annelik görmüş olmak, gerek aynalanmamış olmanın yaratmış olduğu eksiklik , tanımsızlık , ilgi ve sevgiden yoksun büyümüş olmak bireylerin yetişkin yaşamlarında yakalarını bırakmayan ve onlarda bir yapı bozukluğuna neden olan gerçek olduğunu hissetmemekten doğan boşluk hissi ile birey kendi gerçekliğini tam yaşamadığı gibi bir yere ait olmak , bir ilişkiyi sürdürebilmek ve istikrarlı olan her türlü durum ve tutumlardan uzak kalmak zorunda kalır ve bunun farkında olmaz.Bu bireyler hem yaklaşmayı isterler hem de fazla yakınlaşmanın yaratmış olduğu korku ile uzaklaşma yoluna giderler ve ne bir ilişkiyi sonuna kadar sürdürüp yaşayabilirler ne de ayrılabilirler.

Bu bireyler, bağlanma,sorunları içinde yer alan ayrışamama, bireyselleşmeme,bütünleşememe ve karşı tarafla-öteki ile gerçek manada birleşememe gibi durumları çok acı bir şekilde yaşayıp acı dan hem kıvranırlar hem de acıyı davet ederler.Bu bir nevi ‘’tekrarlama takıntısı’’ ile benzer ve sağlıksız ilişki tarzlarını sürdürürler. Boşluk hissi bazen yalnızlık duygusu ile birlikte yaşanmaya başladığı noktada derin bir anlamsızlık ve amaçsızlık yaşanır.Bu duygulanımın yoğunlaşması ile bireyler bir şekilde boşluk ve boşluk hissinin yaşandığı hasarlı ve eksik benliklerini hem telafi edebilmek hem de yaşadıklarını ve canlılıklarını hissetmek için tekrar tekrar kendilerini değişik yollarla dürtme yoluna giderler. Bu yollar kendilerine zarar verme, intihar teşebbüsleri, alkol ve madde kötüye kulanımları,riskli davranışlar,seks bağımlılığı gibi sayılabilir. Amaç bütünleşmemiş olanı bütünleştirmek, kendiliği hissetmek ,var olduğunu görmek ve göstermek gibi. Fakat bu uygulanan yöntemlerin hiçbirisi de düşünmeyi,düşünceyi barındırmaz ve tıpkı bu hasarın neden olduğu ,gerçekleştiği ve yaşandığı dönemdeki gibi ilkel ve çocuksudur.

Çok erken dönemdeki çocuklar dış dünyayı kendilerince yorumladıkları için bu ihmal ve istismar süreçlerini kendi hataları olarak yorumlayabilirler.Ve kendilerinin yanlış ve kötü bir şeyler yaptıkları hissini yaşarlar ve bu ihmal ve istismarı da hatalarının bir kefareti gibi algılarlar. Her ne kadar yetişkinlik döneminde öfke ve nefreti yaşadıklarını söyleseler de bu nefret ve öfke çocuklukta bir nevi kodlanan '' benim hatam '', ‘’benim suçum’’ düşüncesiyle bu nefret ve öfke kişinin kendisine yönelir ve bu cezalandırmayı kendi bedenini kullanarak uygulamaya geçerler.Tabi ki bu olanların hepsi bilinçdışı süreçlerin etkisi ile gerçekleşir ve kişi bunun farkında olmadığı gibi acıdan zevk aldığını söylemeye devam eder. Kendilikteki bu soyut izler daha sonra somut yaralara dönüşür ve bu izler geçmişin şahitleri olurlar.

Takip ettiğim ilk dönem zedelenmeleri olan çoğu birey kollarındaki ya da vücutlarındaki kesikleri göstererek '' iz bıraktım o dönemi işaretledim'' diyerek hem unutmamak ,hem şahit göstermek hem de o dönemde açılan ''benlik'' yaralarının yerlerini işaretlemek adına bunu yaparlar.

Yetişkinlikte sürekli yinelenen korku ve dehşet duyguları ile son derece uç durumlara giden bu bireyler yaşamak için acı çekmek zorunda olduklarını düşünürler.Derinlerden gelen suçluluk duygusu bu acıyı sürekli besler. Suçluluk hissini durdurmanın yolu(geçici de olsa) acı çekmekten geçer. Suçluluk o kadar şiddetli ve yoğundur ki acı artık acı değildir. Acı, haz veren olmuştur. Acının varlığı bireyin hissedemediği varlığının göstergesi olmuştur. Var oluş ‘’acı’’nın üzerine temellenmiştir. Kişi zaman ilerledikçe bir acı kabuğu içine gömülmeye başlar ve bu acı onu hem suçluluk duygusuna karşı korur hem de bireyin varlığının ispatıdır. Yani acı nın ve acı çekmenin işlevi hayati bir önem kazanmıştır. Ayrıca bu ''acı kabuk'' bir kalkan görevi görmekte tıpkı çok erken dönemdeki yaşanan ve algılanan acımasızlığa karşı geliştirilen ve yaygınlaştırılan '' hayat acımasız ve çok tehlikeli'' algısına karşı koruyucu bir duvar oluşturulmuştur.

Özellikle sıkıntı hislerinden çok söz eden bu bireyler (sıkılmak başka ,sıkıntı başka) kendi eksikliklerini(sanki eksiğim ve eksik bir şeyler var içimde) ,sevilmedikleri ve yeterince değer görmedikleri duygusu, uyum sorunlarını, çocuksu yalnızlıklarını bu acının varlığı ve temsilciliğiyle baş etme yoluna giderler. Yani acı bir gerçeklik güvencesi, kendilikle bir ilkel ilişki biçimidir. Acı, içseli dışarıya vuran yeni bir dil, lisan olmuştur. Acı tehdit altındaki ve güvensiz bir hem iç hem dış gerçekliği dengede tutan bir dengeleyici olmuştur.

Aslında bu dengeyi sağlayan ilk dönemlerde annedir. İlk önce bebek sonra çocuk annenin bütün duygulanımlarını ,dilini ,düşünce sistemini ve toplamda da benliğini ödünç alır kendi benliği oluşana kadar. Annenin yokluğu ile ödünç alınamayan bir benliğin yerini bebeğin içi doldurulamamış boş bir benlik alır işte bu da tam da boşluk hissine eşittir. Araştırmacı Davıd Le breton buna '' acı çekiyorum o halde varım '' diye adlandırmıştır.

Annenin regüle etmesi gereken zamanda regüle edemediği duygulanımlar artık acının varlığıyla dengelenir. Bu kişilerin lisanı acı olduğuna göre keserek ve kendilerini yaralayarak konuşmaktadırlar. Nasıl ki henüz konuşamayan bir çocuğunun kendisine ait bir dili varsa ve biz bunu anlamakta güçlük çekiyorsak bu kişilerinde acı dilini kullananları karşısında hem çaresizlik yaşarız hem de anlamakta güçlük çekeriz. Anlamakta güçlük çekmemizin bir diğer nedeni ise yaşana o içsel boşluk ve anlamsızlık duygusu ve çaresizlik o kadar yoğun ve acı vericidir ki dinlemeye ve hissetmeye katlanamayız.

Acı hem de bedende yaşamın kötü yanını hem de benliğin kötü yanına karşı bir somutlaştırmadır. Benlikteki var olan iyiyi kötü ben den koruyan ve yaşamın kötü tarafına karşı verilen çetin bir mücadeledir. Kaybolan bir sevgi ve ilgiyi yada değer duygusunu geri getirmenin bir yoludur. Bu kişiler çok erken dönemde o kadar çok birilerini istemişlerdir ki bir o kadar o birilerini bulamamışlardır. Ve her şartta kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olan bireyler olup bunu anormal ve çok ilkel metotlarla da olsa yapmayı denemektedirler. Bu insanlar kendilerini yaralayan, ezen ve aşağılayan ilişkilerin içinde kendilerini bulurlar ve bu tarz ilişkileri tekrar tekrara yaşayarak bu ilişkiler içinde kendilerini mahkum ederler. Bu kişilerin kendi ayaklarının altına ‘sabun atmaları’’ bilinen bir gerçekliktir. Hayatlarındaki İşlerin yolunda gitmesi adeta onlarda çok ciddi panik duygusu yaratır ve iyi gideni bozmak bildikleri tek yaşama biçimidir.