Ergenliğin tanımını yapmak zaten zorken özellikle postmodern çağın etkisiyle sınırlı patololojilerin yanında oynak,kaygan ,kaotik patolojiler daha ağır basmaya başlamış ve ergenlik sürecinin tekrar ele alınması gerekliliğini ortaya koymuştur.Tanılara yenileri eklenmiş,sınıflandırma aralıkları daralmıştır.Bu değişim ve gelişimlerle beraber,bir adı da değişim olan ergenliğin anlaşılması konusunda daha güç durumlar yaratmış,patoloji mi,süreç mi gibi ayrımları daha çok düşünür olmuş ve bizler tarafından anlamak bir kat daha zorlaşmıştır.Basit anlamda hep önceki jenerasyondan duymaya alışık olduğumuz,artık espriye konu olan ‘Nerde bizim zamanımızdaki gençlik’ diye başlayan hoşnutsuzluğu dile getiren,diğer yandan da ‘Zamane gençliği’ diye söylenen önceki jenerasyonun söylemlerinde aslında bir gerçeklik payı da vardır.Çünkü ergenlikte değişen bir şeyler vardır,eskiye eklenen bir takım etkenler vardır.

Tanımını yapmanın zor olduğu bu dönemle ilgili,tanımlara baktığımda en dikkatimi çeken ve en yerine oturan tanımın Anna Freud un;’Ergenlik,dürtüsel yaşamın öneminin açıkça ön plana çıktığı tüm yaşam dönemleri arasında en fazla dikkat çekenidir.’cümlesi başlı başına bu süreci tek cümleyle özetlemiştir.Ergenlik dürtüselliktir.Anna Freud ,babasının görüşlerine katılarak,erinlikte ortaya çıkan dürtüsel ivmenin Benlik ve İd arasındaki dengeyi bozduğunu ve Benliği zayıflattığını belirtir ve bunun neticesinde dürtülerin dizginlenmesi güçleşmeye başlamıştır.Diğer olasılık,Benliğin üstünlüğünü korumasıdır.Bu durumda gizil dönemdeki kişilik korunmuş olur.Gizil dönem S.Freud belirttiği psikoseksüel gelişim basamaklarından biridir ve küçük çocukluk döneminin ödipal çatışmalarının uykuya daldığı dönemdir..Ben buna psikoseksüel gelişimin bir tünele girmesiyle benzeş olduğunu düşünüyorum.İkinci aşama ise trenin tünelden çıktığı erinlik aşamasıdır.Ve bu aşamada çocuk cinselliğine normal ve nihai hali verilmiş olur.Eğer her şey sürecin gerektirdiği gibi giderse.Büyüyen,gelişen ergenin ‘İd kıpırtıları’ çocukluk döneminin dürtüsel yaşamı için belirlenmiş olan alana sıkışıp kalır.Artan fakat bir yerde kullanılamayan libidonun dizginlenebilmesi için sürekli karşıt dengelerin kurulması,defansların oluşturulması,çalıştırılması,semptom oluşturulması gereklidir.Bir yandan dürtüsel yaşamın kısırlaşması,diğer yandan muzaffer bir benliğin durağanlaşması birey için kalıcı zararlardır.Ergenliğin saldırılarına, ödün vermeksizin dayanan Benlik oluşumları,genelde ileriki yaşamda da katı-donuk olur,değişen gerçekliğin talep ettiği değişimlere açık olmazlar.Dürtüsel istemlerin artışı her defasında,benliğin sevme çabalarının da artmasına yol açar.Ergenlikte dürtünün mutlak şiddeti,ergenliğin nasıl gelişeceği karşısında bir fikir vermez.Ergenliğin gelişimini belirleyenler görece etmenlerdir;bir yanda fizyolojik ergenlik sürecinin belirlediği İd impulslarının şiddeti,diğer yanda latent dönemde oluşan kişiliğe bağlı olarak Benlik oluşumları,dürtüye karşı hoşgörülülüğü ya da hoşgörüsüzlüğüdür.

Bu nicel büyüklükler arasındaki savaşımda,önemli bir nitel etmen olarak Benliğin yapısına,örneğin Histerik ya da Obsesif-Kompülsif oluşuma,bireysel gelişimine bağlı olarak elinde bulunan savunma mekanizmalarının türü ya da başarısı da ergenliğin gelişiminde belirleyici olacaktır.Dürtüsel istemlerin yoğunlaşmasıyla dolaylı olarak bireyin dürtüye egemen olma çabaları da artmaktadır.Benliğin eğilimleri dürtüsel yaşamın durgun bir akış gösterdiği dönemlerde fazla dikkat çekmezken bu durumda yeniden belirginlik kazanır.Latent dönemin ya da ergenliğin yerleşmiş benlik mekanizmaları giderek güçlenip kişilik bozukluklarına da yol açabilirler.Buraya kadar Anna Freud un söylediklerinden ergenlik sürecinin içindeki savaşımın şiddetinin ve yoğunluğun ne denli yorucu ve zorlayıcı oluşunu tahmin etmek zor olmasa gerek.Anna Freud un konuşmasını yaptığı 1957 de psikanalizin doğuşu üzerinden yarım yüzyıl geçmesine rağmen ergen psikanalizi hem kuramsal hem uygulama alanında doyurucu düzeyde olmaktan uzaktır.Oysa erişkin psikanalizinde ve çocuklarla yapılan psikanalitik çalışmalarda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.Aradan elli yıl geçmesine rağmen hala, Anna Freud un dediği gibi ergenliğe yeterince önem verilmemekte mi dir?Tabi O dönemde Anne Freud la hem fikir olmayan psikanalistler de vardır.Aynı dönemin ünlü psikanalisti M.Klein,çocukluğun ilk dönemlerinin ruhsal yaşamın oluşumunda oynadığı çok önemli rolün üzerinde durmakta ve ergenliğin, çocuksu ödipal çatışmanın yalnızca basit yinelemesi olduğunu savunmaktadır.Burada Klein ın görüşünün ergenliği anlamakta bazı kısıtlamalar getireceğini çünkü ergenliğin her ne kadar çocukluktaki ödipal çatışmanın bir tekrarı, bir yinelemesi gibi görünse de ergenliğin gelişim sürecindeki bazı gelişimsel sapmaları kaçırabileceğimizi düşünüyorum.Çünkü arada atlanmaması gereken bir ‘tünele giriş’ ‘latans’ dönemi söz konusu.Bu arada biriken,dolan bu libidoyu ve bunun boşalımını ihmal etmemize neden olur.Tabi ki bütün gelişim dönemlerinin bir başlangıcı,özü,çekirdeği diyebileceğimiz ödipalite inkar edilemez bir gerçekliktir.Fakat ergenliği basit bir yineleme olarak tarif etmek,bu gelişim dönemlerinin seyrini anlamaktan mahrum bırakacaktır.Çünkü ergenlik gerek fizyolojik gerekse de ruhsal anlamda gelişimin ‘pik’ noktasıdır.Bu pik noktasına vardıran malzemeyi,bu hızı,ivmeyi,kelimenin tam anlamıyla savaşımı açıklamanın çocukluk dönemini de içine alarak,ergenliği kendi özgünlüğünde incelemenin yararı olacaktır.

Ergenlik mücadelesi esnasında ki burada Jacobson ın kullandığı ‘mücadele’ bence önemli bir kavram,çünkü gizillik döneminde kurulan savunmaların çok hırpalandığı ve içgüdüsel itkilerin saldırısı karşısında kısmen parçalanması söz konusudur.Ergen savunma sistemini yeniden kurmayı,yeniden örgütlemeyi yeniden sağlamlaştırmayı nasıl başarabilir?Ergenlikte üstben in yeniden ayarlandığını ve pekiştirildiğini biliyoruz;fakat bu pekiştirilme süreci tam olarak nasıl gerçekleşir?Savunmaların bir tür yeniden kurulması,örgütlenmesi,üstben sisteminde kapsamlı bir yeniden şekillendirme gerektirir.Üstben oluşumu bağlıdır.Üstben,idealleştirilmiş ebeveyn imgeleriyle,onların ölçütleri,istekleri ve yasaklamalarıyla kısmen özdeşleşme yoluyla oluştuğu için,aklımıza doğrudan özdeşleşme sorununu getirir.Üstben oluşumu,çocuğun ödipal ve ve çift değerli çatışmalarını çözmesinde yardımcı olur ve erken aşamada bile dış toplumsal ve kültürel etkilerden bir ölçüde bağımsızlaşmasını sağlar.Ergenin çocuksu sevgi nesnelerinden ayrılma çabalarından yeni bir ruhsal sistem ortaya çıkmaz.Ancak olgunluk için verdiği mücadeleler ve aile bağlarından nihai olarak kurtulması,Üstben ve Ben’inde ki büyük çaplı değişimlerden ve gelişen yeni yapı oluşumlarından mutlaka destek görür.Ödipal sevgi nesnelerini artık bırakmak zorunda olan ergenin,bunun öncelikle üstben’inde onlarla kurduğu daha da güçlü özdeşleşmeler aracılığıyla başarabildiği çıkarımında bulunabiliriz.Bu noktada,özdeşleşmelerin,çocuğun ebeveynine olan uzun süreli psiko-biyolojik bağımlılığından kaynaklandığını ve çocuksu ben oluşumunun da özdeşleşmelere dayandığını hatırlarsak.Helene Deutsch(1944) ‘çocuğun beni ne kadar zayıfsa,yetişkin dünyaya uyum sürecinde yetişkinlerle özdeşleşme kurmaya o kadar gerek duyar’ demektedir.Ergenin çocuksu sevgi nesneleriyle özdeşleşmelerini güçlendirmek yoluyla onların yitimiyle baş edebilme ihtiyacı ile bu özdeşleşmelerin giderek daha vazgeçilebilir hale gelmesi arasında kaçınılmaz olarak çelişkiler ortaya çıkaracaktır.Üstben in amaçlarının ve işlevlerinin,en azından cinsellik açısından,ödipal evredeki duruma kıyasla önemli değişimlerden geçmek zorunda olduğunu kavramamız gerekiyor.Üstben oluşumunun çocukluk döneminde,çocuk genellikle yasak içgüdüsel itkilerini cinsel etkinliklerini az çok terk etmeye zorlayacak ölçüde bastırıp ketlenmesini sağlayan savunmalar yardımıyla,ödipal çatışmalarını çözmeye çalışır.Üstben, ergenlikte ensest tabusunu bir kez daha dayatmak zorunda kalırken,aynı zamanda bastırmanın önündeki,engelleri de aşmak ve karşı yatırımların yükünü azaltmak zorundadır.Ergenin ebeveyniyle özdeşleşmelerinin önemini biraz yitirdiğini gözlemlediğimizde veya ensest sevgi nesnelerinin yitiminden duyduğu üzüntüden söz ettiğimizde,ergenlikte ödipal bağların nihai olarak koparılmasının,yeni nesne ilişkilerinin kurulmasının yeni yapı oluşumları ve yeniden örgütlenme süreçlerinin,ancak libidinal yatırımları tüketmediği ve geçmiş özdeşimleri tamamen yok etmediği sürece mümkün olduğunu da eklemek gerekir.Nitekim Anna Freud(1958) ergenin ailesiyle bağlarını kopartmakta kullandığı çeşitli araçları betimlediği makalesinde,bu dönemde çocuksu sevgi nesnelerinin ‘içsel yitimi’ nin ciddi sorunlara neden olacağına işaret eder.Ergenin çocuksu sevgi nesneleriyle arasındaki aşırı derecede güçlü çift değerlilik çatışmasını başka türlü denetimi altına alamadığı için yatırımını kalıcı olarak onlardan geri çekmesiyle gelişebilecek patolojiler söz konusudur.Bu durumda tüm sistemlerle ısrarlı,hatta geri dönüşsüz,derin gerileme süreçleri görülebileceğidir.Ergenlerin normal gelişim aralıkları içinde bile narsisistik kaçıştan gerçek ‘içsel’ nesne yitimi ve kimlik yitimi noktasına geçiş dönemleri yaşamasının mümkün olması önemlidir.Asıl belirleyici olan,bu durumların kısa süreli olup olmadığından çok,geri dönüşlü olup olmadığıdır.Normal durumlarda bunları nesne dünyasına dönüş ve ilerlemenin yenilenmesini takip eder.Fakat asıl önemli olan Anna Freud dediği ergenlerdeki bu dürtü reddi,dürtüsel zevklerin reddedilmesiyle ilişkilidir.Ergen dürtünün niteliğinden değil de,niceliğinden korkar.zevklere karşı genel bir kuşku duyar.Ergenin dürtü karşısında ki bu güvensizliği gerçek dürtüsel isteklerden başlayarak gündelik bedensel gereksinimlere kadar yayılabilir.Burada asıl tehlikeli olan nokta:ergenlikte, nevrotik durumlarda olduğu gibi yedek doyumlara izin verilmez.(Histeride konversiyonlar,obsesif kompülsif bozuklukta kullanılan defanslar gibi) Dürtü reddinin bu türü başka özelliğiyle de bastırmadan ayrılır.Nevroz koşullarında gördüğümüz dürtüsel doyum bastırmayla engellendiğinde yerine yedek bir doyumun geçirilmesidir.Ergenlikte dürtü yadsıması bu tür doyumlara izin vermez.Nevrotik semptomlara eşdeğer sayılabilecek uzlaşmalara girmez,alışılmış yer değiştirme,regresyon,kendine yöneltme mekanizmalarını uygulamaz.Bunun yerine ani dürtüsel taşmalar yaşanır.Bu taşmalar sırasında,dış sınırlamalar tamamıyla hiçe sayılarak önceden yasaklanılan her şeye birden izin verilir.Benliğin dürtü yadsımasını sonuna dek kararlıca götürme gücünü bulduğu durumlarda yaşamsal eylemler felce uğrar yani ergenliğin olağan gelişimiyle açıklanamayan,bir tür psikotik değişim saymamız gereken bir katatoni durumuyla karşı karşıya kalırız.Yani artık patolojiye sapan ergenlikte dürtünün nicel şiddetine karşı ilk önce tamamen bir dürtü reddiyle gündelik basit olayları dahi içine alan bütün zevklere karşı bir reddediş,bunun yeterli olmadığı durumlarda ise tekrar bir dürtüye dönüş şeklinde bir baş edim yöntemi geliştirilir.Ergenlikte ortaya çıkan dürtüyü reddetme eğilimini dürtünün olağan bastırmayla gerçekleştirilen ayırmak konusunda biraz daha düşünmek yararlı olacaktır.Bu kavramsal ayrımın temelleri ise,sürecin başlangıcında dürtünün niceliğinin,büyüklüğünün yol açtığı korkunun,dürtünün niteliğinin yol açtığı korkudan baskın oluşu,sürecin sonlanması sırasındaysa yedek doyumlar ya da uzlaşma oluşumları değil de aynı anda bir arada görülen ya da birbirini izleyen dürtünün reddedilmesi ya da dürtüsel taşkınlık dönemlerinde yaralanılmasıdır.Alışılmış nevrotik bastırmada bile reddedilen dürtünün nicel libido yükleniminin büyük önem taşıdığını,obsesif-kompülsif nevrozda bile yasaklamalarla onaylamaların birbirini izlemesinin çok olağan olduğunu biliyoruz.Buna karşın ergenlerde görülen dürtü yadsımasının,gerçek bastırmayla karşılaştırıldığında daha ilkel,daha yalın bir süreç olduğu,büyük olasılıkla bastırmanın özel bir türü ya da ön basamağı olduğu izlenimi değişmemektedir.Bana göre ergenin bu dürtü yadsımasının diğer nevrotik durumlardan farklılaşmasının nedeni;yaşadığı sürecin, nevrotik durumların tersine zemini belli olmayan,henüz örgütlenmemiş,sınırlarının belli olmamasıyla açıklanabilir.Bu zeminin sağlıklı oluşturulamaması, ergeni patolojik bir sürece sokar.Ve bunun sonucunda bazı hastalık ve bozukluklarla karşı karşıya kalırız.Ve bunun en vahim sonucu psikozlar ve kişilik bozukluklarıdır.Bir çok borderline erişkin büyümemiş ergen görünümü verirler ve ergenlere özgü tutum ve davranışlarda bulunurlar.İkisinde de benlik zayıflamıştır ve kaygı ön plandadır.Benlik ergenlikte artan dürtüsel baskılar nedeniyle zayıflar,borderline erişkinde ise,dürtüsel doyumsuzluğun yarattığı yoksunluk ve ölüm dürtüsünün ortaya çıkması benliği zayıflatır.Her ikisinde de üstbenlik gereğinden fazla güçlüdür.Her ikisinde de benzer savunma düzenekleri vardır.Borderline kişilik Bozukluğunun Tedavisiyle ilgili yaşanılan güçlüklerin ve harcanılan enerjinin büyüklüğüne baktığımızda ergenliğin aslında yabana atılamaması gereken bir süreç olduğunu ve bu süreci yaşayan ergenin içinde bulunduğu mücadelenin anlaşılmaya değer olduğuna hiç kuşku yok. Ergenlik süreci içinde daha önceden oluşan savunmaların hırpalanışından,bunların tekrar oluşturulmasından,düzenlenmesi gerektiğinden söz etmiştik.Burada aslında tekrar bir örgütlenişten,ya da örgütlenme mücadelesinden bahsediyoruz demektir.Bu oluşumun gerçekleşmesi aşamasına kadar hatta gerçekleştikten sonra pekişme aşamasındaki zeminin oynak oluşundan söz ediyoruz demektir.Yani uzun zaman önce asfalt yapılan bir zeminle,henüz yapılan asfaltın üzerinde yürümek gibi bir şeydir.Çünkü ilk çocukluk ve latent dönemindeki bazı oluşumlar da onarılacak ve tekrar değişecek demektir.Ergenlik sürecinin gidişine göre,Ben, Üstben ve İdin çok güçlü baskılarından kurtulabilmek için yalıtma,yadsıma gibi ilkel savunma biçimlerinin yanı sıra çocuksu içe-yansıtma ve yansıtma savunma mekanizmalarını da yeniden başvurur.(Jacobson,1957)Ta ki gerçek anlamda bir organizasyon bir yapı oluşana kadar.Sağlıklı oluşan bu yapı neticesinde daha gelişmiş mekanizmalar oluşturulur ve bu oluşan yapı erişkinliği de etkiler.Durum tam tersi olursa,cinsel dürtülerini saldırganlıkla ya da genital dönemden genital dönem öncesine,eril-saldırgan hedeflerden edilgin-dişil hedeflere,zıt cinsel bağlanma ve tekinliklerden narsissistik-eşcinsel bağlanma ve etkinliklere kaçmaya ve geri dönmeye,kendi yaşıtı olan nesnelerden daha yaşlı olanlara,hatta ensest nesnelerine veya tam eksi yöne kaçmaya da teşebbüs edebilir.Aslında bu söylenilenlerden ergenlik aslında nevroz bile değildir.Nevrozda oluşan,olgunlaşan,netleşen arzu-yasak karşıtlığı vardır ve kesindir.Saflar netleşmiş arzu belli arzunun doyurulmasını engelleyen yasak bellidir..Ergenin otoriteye boyun eğmek ve inatçı bir başkaldırı arsında gidip gelmesi.Bir yandan çıkarcı bir materyalist,diğer yandan idealist duygularla yoğun olması,bir savaşçı disiplini içinde yaşarken,birden bire en ilkel dürtülerini doyuruyor olması ,duygulanımı her şeyi hafife aln iyimserlikle,derin bir kötümserlik arsında yer değiştirmesi ergenin hayatını contrast ların ne kadar hakim olduğunu görmemize neden olur.Gerçi burada da çıkış noktası dürtüsel yaşamın yasaklanmış odaklarıdır.Ergenlik öncesinin ensest fantezileri ya da bu tür istekleri geçiştirmek amacıyla artan somut mastürbasyon eğilimi gibi.Fakat bu dürtü reddi,ergenlik çağında gencin seçimi özel dürtüsel isteklerin doyurulması ya da doyuma ulaşmasıyla değil,dürtüsel zevklerin genelde benimsenmesi ya da reddedilmesiyle ilişkilidir.Ergenliği ve ergenlikteki kimlik gelişimini libidinal kurama ek olarak nesne ilişkilerini de baz alarak açıklamanın daha doyurucu olduğunu söyleyen ergenlikteki nesne ilişkilerinin etkisinden söz eden Peter Blos Ergenlik sürecini beş evreye ayırarak,ergenliği ikinci bireyselleşme süreci olarak tanımlar ve ergenin yeni nesne ilişkileri kurabilmesi için içselleştirdiği birincil nesneden kendini uzaklaştırması gerektiğinin altını çizer.Blos a göre Oedipus karmaşası ergenlikte gerçek anlamıyla sonuçlanır.Ergenlikle ilgili görüşler ileri süren ve bu konuda bazı kavramlar öne süren diğer bir psikanalist Lowenstein tarafından analiz edilen Male ergenlik krizini 10-15 yaşları arasında yer alan erinlik krizi ve 15 yaşından 20 li yaşlara kadar uzanan gençlik krizi olarak ikiye ayırır.Male göre Erinlik krizi bedenin değişmesi sonucunda Kendilik ve beden hakkında kaygıların ortaya çıktığı ve ilk cinsel deneyimlerin gerçekleştiği dönemdir.Bu krizin normal sınırları aşmasını erinlik uyumsuzlukları olarak adlandırır.Burada söz konusu savunma düzeneklerinin dürtüsel uyanış karşısında yetersiz kalmasıdır.Gençlik krizi ise,bireyselleşmenin duygusal ve zihinsel süreçlerini içeren,gencin özgün olma çabası içinde olduğu bir dönem olarak tanımlanır.Male nin yaklaşımı Debesse nin gencin özgürlük krizi olarak adlandırdığı bakış açısına oldukça yakındır.Pierre Male nin öğrencilerinden Philippe Gutton,erinlikte ortaya çıkan ruhsal değişimi erinsel olarak tanımlar.Erinsel e damgasını vuran ensestüel ve anne-babayı öldürme düşlemlerinin yarattığı sarsıntıdır.Gutton erinselin açtığı yaraların kapandığı bir diğer dönemi,ergensel olarak tanımlar.Ergensele damgasını vuran ise Üstbenlik ve Benlik idealinin oluşumudur.Yani erinsel tekrarlanan bir pre-oedipal dönem,ergensel ise öedipal dönemdir.Üstbenlik S.Freud tarafından 1923 te ‘Benlik ve Alt-Benlik’ başlıklı yazısında tanımlanmıştır. Ödip sırasında içselleştirilen anne-baba yetkesi Benliğin bir bölümünün ayrışmasına ve psikanalizin Üstbenlik adını verdiği düzlemin oluşumuna neden olacaktır.S.Freud ‘Üstbenlik Oedipus Karmaşasının mirasçısıdır’ bu süreci özetler.

Çocuklukta üstbenin ‘ebeveynin ahlaki ölçütleri,talepleri ve yasakları ile özdeşleşirsen gelecekteki yetişkinliğinde cinsel hakka haz kazanırsın’ diyen sesidir,’yetişkinin cinsel ve çoşkusal özgürlüğüne düşünce ve eylem özgürlüğüne,çocukluktaki içgüdüsel isteklerini terl ettiğin,çocukluk bağlarından kurtulduğun ve yetişkinin etik ölçütlerini ve sorumluluklarını kabul ettiğin ölçüde hak kazanırsın’ demek durumundadır.Bu şekilde ergen idealleştirilmiş,cinsel olarak yasaklayıcı ebeveyn imgelerini yumuşatmak,onları gerçekçi ebeveyn kavramlarıyla uzlaştırmak ev aynı zamanda ensest tabusunun sağlam bir yeniden kurulumuna dayanan yeni bir takım ahlaki etik ölçüt kümeleri oluşturmak gibi karmaşık ve kafa karıştırıcı bir görevle karşı karşıya kalır.

Ebeveynin tutum ve ölçütlerindeki veya evdeki ile okuldaki eğitim ortamı arasındaki çelişkilerin,üstben ve benin tutarlı özdeşleşmeler kurmasına müdahalede bulunabileceğini ve ergenlikte tehlikeli bir ivme kazanabilen erken kimlik sorunları yaşabileceğini dikkate almak gerekir.Bu tehlikeler üstben in bu dönemde geçirmek zorunda olduğu değişimlerle bağlantılıdır.Bu çelişkileri çözmeyi başaramamak,büyümenin mutlak içgüdüsel özgürlüğe ulaşmak olduğu fantezisinden mutlak içgüdüsel vazgeçme olduğu fikrine kadar değişen saçma yetişkinlik kavramlarına sahiptir.Ergenin ruh haliyle ilişkili ve coşkusal görüngülerinin özel tonları,kararsız coşkusal gidiş-gelişler,eski ruhsal sistemini benin kısmen çözülmesine neden olan geçici örgütlenme kaybı,dürtü yansızlaşmasının bozulması ve gerileme durumundan,libidinal güçlerin ve dürtü yeniden yansızlaşmasının hakimiyetine ve ruhsal istemlerin yeniden yapılandırılmasıyla örgütlenmesine varan kapsamları ruhsal ilerlemeye geçişini yansıtır.Bu ruhsal salınımlar esnasında tekrar,değişen çocuksu düzeylerde duraklamaya ve nesnelerle kaynaşma fantezilerini yeniden harekete geçirebilecek ilkel narsisitik tip nesne ilişkileri ve özdeşleşmeler kurmaya zorlanacaktır.(Geleerd 1961).

Bu süreçleri yeterince değerlendirdiğimizde,ergenin depresyon ve taşkınlık hallerinin çeşitli anlamları ve çok farklı sebepleri olabileceğini ve dolayısıyla bir çok çatışma ve mekanizma barındırdığını anlarız.Ergenin mutsuzluğu,terk etmek zorunda olduğu çocukluk nesneleri ve uğraşlarıyla ilgili üzüntüsünü ifade edebilir ve üzüntüsü acı veren özlemlerinin izlerini taşıyabilir;çünkü ne bu nesnelere geri dönebilmektedir,ne de henüz yeni başarı,kişisel yatırım ve haz düzeylerine erişmiştir.Kimi zaman kur yaptığı kişinin sevgisini kazanamadığı,işinde veya diğer uğraşlarında başarılı olmadığı için üzüntü olabilir ve kendini fiziksel ve kişisel olarak yetersiz,entelektüel ve ruhsal açıdan aşağı,henüz olgunlaşmamış hissedebilir.Kimi zamanda üzüntüsüne,cinsel ve orantısız,aşırı düşmanlık duygularından kaynaklanan suçluluk çatışmaları neden olabilir.Depresif ruh halleri bazen gerilemeli özelliklerden yoksun olabildiği gibi,bazen de eşcinsel ya da sado-mazoşistik durumlara doğru geri çekilmeyi gerektirebilir;hatta düşmanca ve derin narsisistik duygularla dünyadan elini eteğini çekmesinin bir tezahürü bile olabilir.Bunun da ötesinde ergen,ruhsal gelişimi için,kendini depresif ve yalnız hissetmeyeceği ama dinginlikte kendini dinleyebileceği geri çekilme ve içe bakış dönemlerine ihtiyaç duyar.Buna benzer nedenler ergenin mutluluk ve taşkınlık hallerinde de gözlenebilir.Ekonomik açıdan baktığımızda,ergenin saldırganlığının arada bir patlama şeklinde ortaya çıkmasından ve yaşadığı libidinal fırtınalardan acı duyma eğilimi taşıdığını da değerlendirmeye almamız icap etmektedir.Bir gün cinsel açlıktan ölürken,bir başka gün nefret ve kendinden nefret duyguları onu yiyip bitirebilir.

Ergenin esrik durumları elbette ki narsisizmin yoğunluğuna işarettir.Bu,kendiliğinin nesne dünyasına doğru sevgiyle genişlememsini sağlarken,her ikisini de özgürleşmiş ama henüz yeni bireysel nesnelere bğlanamyan bir libido seliyle donatır.Narsisistik aşırı genişlemenin ve hırslı hedeflere ,son derece narisistik değerlere yönelmenin yaşandığı uzun dönem şüphesiz tehlikeli bir potansiyele sahiptir ve ergenin bu tür taşkın ve depresif ruh hallarinden sorumludur.Ağır bir rahatsızlık hissetmeyen ergenlerde bile paranoid ve hipokondriak özellikler,yoğun yalnızlık ve yalıtılmışlık duyguları ve psikotik depresyon tiplerini hatırlatan kimlik sorunlarını içeren geçici depresif durumlara yol açan şey,narsisistik gerilemenin derinliğidir.

Ergenlik ve Beden Patolojileri

A.Brraux,ailevi ve toplumsal yönleri olan bu zorlu süreçte ergen ve bedeni arasındaki ilşkiden kaynaklanan bozuklukları birkaç klinik sorunsal içinde ele alır:bedenin kurutulması,atıl kılınması(anoreksia nervoza ve psikoz),bedenin saldiriya uğraması(risk davranışları ve intihar girişimleri),bedenin engellenmesi(çilecilik ve anlıksallaştırma),bedenin putlaştırılması(fobiler ve narsisistik bozuklular),bedenin yaralanması(fizik sakatlık ve rahatsızlıklar).Yukarıda bedenin engellenmesi(çilecilik ve anlıksallaştırma) ile ilgili yüzeyselde olsa bahsedilmiştir.Burada daha çok yaptığım çalışma gereği bedenin saldırıya uğraması(risk davranışları,intihar teşebbüsleri) üzerinde duracağım.

Duygulanım(affect),yoğun bir boşalım olarak ortaya çıkan neşeli ya da üzücü bir duygusal durumdur.

Ergenlik duygulanımların yönetiminin zor olduğu bir dönemdir.Benlik ana-baba imgelerinden ve onların sağladığı narsisistik destekten uzaklaşmakta,ve onu yeni bir nedensellik ilşkisi ile baş başa bırakmaktadır.Çocukluğun tüm zevkleri,tüm ketlenmeleri ana-babanın bakışına göre düzenlenmiştir.Benliğin yeniden yapılandırılması duygulanımların kendi duygulanımları olarak tarifi ve bunların bizzat yönetilmesine bağlıdır.Bu zorlu çabada tabi ki bir takım savunma düzeneklerinden yararlanılır.Böylece Benlik iç gerilimi kabul edilebilir düzeyde tutar.Bu asvunma düzeneklerinden üzerinde duracağımız yadsıma ise, özellikle bedensel değişikliklerin yadsınması olarak ortaya çıkar ve gerçeğin yadsınması olrak özneyi ikiye böler.Somut ve maddi gerçekliğin yadsınması ve dürtü ile tasarımın bastırılması,bu iki savunma düzeneğinin bir arada bulunması ayırma’ya (splitting) yol açar.Yani bastırma yatay olarak bilinç-bilinçdışı düzleminde işlerken,ayırma özneyi boylamasına ikiye böler.Yani ergen bir yandan ensestüel arzulara karşı kendini savunurken,diğer yandan da erinlik değişimlerini yadsımaya çalışır.Bu durum iki yönden kaygı kaynağıdır.Birincisi,dürtüsel itmeye bağlanabilecek uygun bir tasarım yoktur,yani adı konmamıştır.İkincisi,ruhsal aygıt değişimi bizzat yaşadığı için zayıflamıştır.Öte yandan benlik ideali henüz oluşmamıştır.Bu arada alt benliğin baskısı da zorlayıcıdır.

Beden patolojilerinin oluşumunda özellikle oto-mütilatif davranışları gösteren ergenlerin uygulanan projektif test kayıtlarında yadsımanın ve bastırmanın aynı nada kullandıklarını(ikisi de yoğun) yani bol mikatarda ayırma ya(splitting) başvurduklarını görüyoruz.Bu iki savunma mekanizmasının kendine zarar verme davranışlarıyla ne ilgili olabilir?Neden böyle bir şeyden bahsettik?Bu soruların yanıtlarına geçmeden önce ergenlerin bedenlerine zarar vermesi ile ilgili bu konuda çalışma yapan,üzerinde duran bazı psikanalistlerden bahsedeceğim.Çünkü bunun bu küçük çalışmanın anlamını daha hızlı kavramamıza neden olacağını düşünüyorum.

Anna Freud,en iyi öğrencilerinden olan Moses Laufer ı bir çocuk psikanalizi merkezi olan ve kendi yönettiği Hamstead kliniğine bağlı bir ergen tedavi birimi kurması konusunda cesaretlendirir.Böylece 1960 ların başında,sonradan bugünkü adıyla Center for Aresearch into Adolescent Breakdown a dönüşecek olan Young people Consültation Center krulmuş olur.Dah sonra Londraya psikanalist olmak için gelir.Bir yandan Londra Psikanaliz Enstitüsüne devam ederken,bir yandan da sorunlu gençlerin eğitikmleriyle uğraşan bir merkezde çalışır.

M.Laufer erişkin hastalarının analizlerinden yola çıkarak öncelikle şu saptamada bulunur:erişkin dönemin tüm psikopatolojisi regenlik döneminde oluşan bir kırılmaya bağlıdır.Laufer in kırılma olarak tanımladığı ergenin cinselleşen yeni bedenini ve bedenindeki gelişmelerin yarattığı yeni olanakları reddetmesidir.Kırılma ergenlikte kabul edilmekte güçlük çekilen gerçekliğe karşı bir savunma düzeneği olarak ortaya çıkmakta ve bunun içselleştirilmesi de erişkin dönemde görülen ağır patolojilere neden olmaktadır.Laufer ergenliği bir gelişim süreci olarak görür ve bu sürecin durmasını kırılma olarak adlandırır.Patolojiyi oartaya çıkaran da budur.Ergenlikte gelişme sürecinin hedefi bu sürecin sonunda cinsel kimliğin değişmez ve geri dönüşsüz biçimde oluşamsıdır.

Laufer in yaklaşımında bir diğer önemli nokta,bedene verdiği çönemdir.Ergenlik döneminde ortaya çıkan patoloji özeelikle bedene karşı yıkıcı davranışlardır biçimindedir.Bu davranışların arkasında yatan bedene karşı duyulan nefretle çalışır.

Laufer(1991);Freud un ‘ödipal kompleks’ kavramını kabul eder.Yani kız çocuğu bir pensinin olmadığını kabul etmesiyle ödip i kavraması gerektiğini düşünür.İşte çalışmasını bu yönde yapmış;kendini yaralama,anoreksia, bulimia ve intihar davarnışını şidedetle,cezalandırıcı anne imajına bir tepki olarak gördü ki,bu imaj kızın,ergenlik ve ergenlik sonrasında mastürbasyon yapmaya başladığında ortaya çıkar.